Hikâyeler
Altın Zamanlara Düşen Şarkı PDF Yazdır e-Posta
Oyhan Hasan Bıldırki tarafından yazıldı.   
Perşembe, 15 Eylül 2011 12:59

     Ah ömrüm, ömrümün özeti.

     Duygularımızın baskınındayız şimdi.
     Hasretle kucakladık birbirimizi. Sıcaklığın sonsuz şiirim, gürül gürül bir pınar.
     “Zaman donsun!” diyorum yeniden.
     Tamamlıyorsun:
     “Bu ışıklar hiç sönmesin!”
     Sönmesini isteyen kim, her tanem? Sönmesini isteyen kim?..
     “Dur bakayım…” diyorsun. “O kağıttaki resimleri hatırlıyorum ben!”
     Yeniden şiirimin yazıldığı o kağıda bakıyoruz.
     “Onu bana gönderen sensin!”
     “Ama yazan sen!”
     “Kader, bozulmaz ki…”
     Dışarıda akşamın rengi, perdeyi aralıyoruz. Üst üste kondurulmuş evlerin pencerelerine vuran; ışık ışık yaşanan hayatlar… Şehrin zayıf, cılız, kör lambaları… Bütün lambaları kuşatan haleler. Tepede dolunay. Bizim dolunayımız. Demek ki o da, ikimizi unutmamış. Bizim bayramımızda görünmek istemiş. Gülücükler gönderiyor bize, umarsız, çıkarsız…

Son Güncelleme: Çarşamba, 21 Aralık 2011 12:17
Devamını oku...
 
Şiir'im, Nerde Kaldın Güvercinim? PDF Yazdır e-Posta
Oyhan Hasan Bıldırki tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 19 Eylül 2011 17:37

       

        Şehit öğretmenlerimiz için

        Yağmur, bütün gece yağdı.
        Akşam alacasıyla birlikte çisem çisem başladı, gecenin ortasında şimşeklerin ve gök gürültülerinin arasında bütün haşmetiyle çıkıp geldi.
        Ne yağmur, ne yağmur?
        Sanki pencerelerdeki camlar, hayatlarının en büyük işkencesi altında takırdıyorlardı. Yağmur, çocuğunun sırtını ovuştura ovuştura yıkayan işini bilir ana gibiydi. Hiçbir takırtıya, sızlanmaya aldırmadı, bildiğini yaptı.
        Yağmur hızını artırdıkça, ninnilerini de yükseltti.
        Keyfince yağdı.
        Evimizde, sokağın bitişiğindeki meydanı gören penceredeydik ikimizde. Dışarıda sıralanmış gökkuşaklarının altında, çisem çisem yağmura yakalanmış Şiir’i gördük. “Şiir”imizi, kızımızı gördük. Şiir, kendi dünyasında uçuyor; besbelli, bayram ediyordu. Arada ellerini açıyor, avuçlarında biriktirdiği damla sularını; eline yüzüne, gözüne saçına sürüyordu.
        Beklemedin, pencereyi açıp seslendin:
        - “Şiir, çabuk içeri gel!” diye çıkıştın.
        Şiir omuzlarını çekti. Böyle yapmakla içeri gelmeyeceğini anlatmak istiyordu.
        Üstelik sana fakat belki de ikimize birden kafa tutan Şiir’le başa çıkabilecek miydik?

Son Güncelleme: Çarşamba, 21 Aralık 2011 12:10
Devamını oku...
 
Şeftali Çiçekleri PDF Yazdır e-Posta
Oyhan Hasan Bıldırki tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 19 Eylül 2011 07:41

      Şetali Çiçekleri


      Hayli zaman olmuştu köyümden ayrılalı. Senelerdir ne anamı, ne bacımı görmüştüm. Babamın sağlığında bir okuma sevdasına düştüm. Babam severdi okuyanı. Okumamı, büyük adam olmamı isterdi. "Büyük adam olmak..." derdim, gerisini getiremezdim. Ne demektir büyük adam olmak? Ne o günlerde, ne de şimdi hâlâ bu soruya bir cevap bulamadım.
      Senelerim bir bir eridiler, yok oldular. Büyük adam olmak, bir iş başına geçmek, "karakullukçuluk"tan kurtulmak düşüncesi ezdi beni, bitirdi. Oysa köyüm ne kadar güzeldi? Küçücük bir dünyam, özüyle, yaşantılarıyla ve hasretleriyle benim olan bir dünyam vardı. Etrafı çepeçevre saran dağların arkasında ne vardı, bilemezdim. Dünya, o dağların gökle birleşir gibi olduğu yerde biter sanırdım. Açlık, susuzluk, sefalet, grev, lokavt, gece hayatı şu veya bu gibi kavramlara yer yoktu sözlüğümde. Söyleseler, anlamazdım.
      Hoş, zaten benim köyümün derdi de değildi bunlar. Veli'nin kahvesinde radyo bile yoktu. Eski bir gramofon vardı. Radyonun, televizyonun, sinemanın adını kitaplardan öğrenmiştim. Saf, temiz bir gönül adamıydım. İlkokula gidinceye kadar, kahveci Veli'nin oğlu Yunus ile kırlarda davar otlatırdık. Yunus, davara çıkmadığı zamanlar, kendi dünyama yeten, saf hayâllere dalardım. Yunus'un bir kardeşi vardı, yüzü çil çildi. Ona, "Çilli Kız" derdim. Delikanlı olduğumu, onunla da evlendiğimi düşünürdüm.  Kendi başıma bir evim, davarım olurdu. Veli dayının kahvesine gidip, yaşıtlarımla yârenlik eder, gramofonu dinlerdim. Bir gün Çilli Kız, bir gün bacım azık getirirdi. Yer içer, kırlarda çocukluğun en tatlı oyunlarına dalar giderdik. Akşamlar olur, sabahlar olur aynı hayatı yaşamaktan sıkılmazdım.
      Sonra koptum o köyden... Uzak, daha önceden adını bilmediğim bir şehre geldim. Kunduralarım boyasız, elbiselerim ütüsüzdü. Saçlarım, "keçi kırkımı" tıraşlıydı. Şehirlinin bir acayip bakması, küçük yüreğime işlerdi. Ders aralarında arkadaşlarım, "konser, saz, caz" derlerdi. Anlayamazdım.
      Günler geçti, "Çilli Kız"ı unuttum. Yunus'un adını anmaz oldum. Duygularıma, düşüncelerime bir şeyler oldu. Bara, saza, caza gittim. Yeni yeni sevdalara düştüm. Bir gün Hale'ye, bir gün Jale'ye kavalyelik yaptım. İçkiye alıştım bu ara. Bir yüksek okula başladım. Değişen hiçbir şey olmadı ama ben, ben değiştim. Sözde "karakullukçuluk"tan kurtulacak, büyük adam olacaktım. Ne gezer? "Vatan-millet-Sakarya" diyerek, sayısız "boykot"larla bol bol kaytarıcılık edebiyatı yaptık.

Son Güncelleme: Çarşamba, 21 Aralık 2011 12:06
Devamını oku...
 
Kendine Mektup Yazan Adam PDF Yazdır e-Posta
Oyhan Hasan Bıldırki tarafından yazıldı.   
Salı, 31 Mayıs 2011 18:57

     Ötede, ufuk çizgisinde, denizin bittiği yerde, bir tutam güneş, ışığa yüklenmek ister gibi beklemektedir.

     Deniz kuduracak. Şimdi sessiz, sakin. Hiçbir noktasında da, bir zerrecik bile olsa, dalgadan eser yok. Limanda iki büyük gemi. Kıyıda kayıklar, takalar bağlı. Martılar susmuş, güvercinler tünekte. Hava durgun, kapalı. Ufukta, çok ötelerde, denizin çizgileşip bittiği yerde, kımıldayan bir karaltı. Yaklaştıkça, biçimden biçime geçecek, yön değiştirecek, büyüyecek bir gemi. Sahildeki kafeteryalar boş. Birkaç masada üç beş kişi, denize dalmışlar. Besbelli ki, deniz kuduracak.
     Genç postacı dalgın, isteksiz adımlarla yürüyor. Birden, sanki bir şey hatırlamış gibi durdu. Sağına soluna bakındı. Tezgâhta dizili, cümle dillerden gazetelere takıldı. Cebini karıştırdı. Açık kapıdan içeri girdi, elinde gazeteyle çıktı. Adımlarını sıklaştırdı, işyerine gitti.
     Sahilde, ağlarla uğraşan, elden geçiren, kurşununu, mantarını, ipini, ipliğini didikleyen balıkçılardan bazıları da, duman duman tütüyor. “Derya Gülü”nde demlenen iki kaptan, kim bilir hangi umudun şerefine, kadeh kaldırıyor. “Gülcemal”in miçosu, güverteyi baştan uca geçtiği süpürgesine, elindeki hortumla su tutuyor. Arada bir de, şarkı mıdır, türkü müdür, nedir anlaşılmayan seslere soluyor.
     Hava durgun, kapalı. Ötede, ufuk çizgisinde, denizin bittiği yerde, bir tutam güneş, ışığa yüklenmek ister gibi beklemektedir. Anlaşılan, hava açılacak, durgunluğunu sırtından çıkarıp atacak. Martılar hâlâ suskun. İçlerinden bir teki bile, kıyıya paralel, denize pike yapmıyor. Güvercinler guruldamada.

Son Güncelleme: Çarşamba, 21 Aralık 2011 12:42
Devamını oku...
 
İkizler PDF Yazdır e-Posta
Oyhan Hasan Bıldırki tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 19 Eylül 2011 16:10


        - "Yetti be! Taya hep sen mi bineceksin?"
        Bostanın yeşiline, karpuzların iriliğine, kavunların çiçeklerine aldırmadan, harmanlayabildiğimiz kadar, ağabeyimle al takke, ve külâh olduk. Aynı dalın meyveleriydik ama, aramızda paylaşamadığımız kozlarımız çoktu. Atları ben de severdim, o da. Ondaki yürek, bende de var. Lâfına, çalımına aldırır mıyım hiç?
        Patladım.
      - "Yetti be! Taya hep sen mi bineceksin?"
        Ağabeyim sırıttı.
      - "Tabiî. Ne var bunda?" dedi.
      - "Varı yoğu anlatırım sana!"
      - "Öyle mi?"
      - "Öyle!"
        Gelsin topaçlar, ezilsin kollar, dökülsün bütün tohurlar. Güneş yakıyormuş, aldıran kim? Varsın yaksın!
        Kavga kızışır, büyür. Dayım, koltuk değneklerini, olanca gücüyle üstümüze fırlatır. Bereket, atılan çomaklar bir yerimize değmez. Öteden, hayıt ve piyanla donanmış çardaktan, ortakçımız Şaban Ağa, gürültümüze koşar gelir. Şaban Ağa, yaman adamdır. Ondan çekiniz. Tüyü bozuk, uzun boylu, koca elli, yıkık kaşlı, pehlivan yapılıdır. Yaka paça eder, birimizi bir yana, diğerimizi öte yana bırakır. İkimize de çıkışır:
      - "A be, nedir pay edemediğiniz? Hiç, kardeşler birbiriyle dalaşır mı? Utanmaz, arlanmazlar sizi!"

Son Güncelleme: Çarşamba, 21 Aralık 2011 12:15
Devamını oku...
 
Eylül PDF Yazdır e-Posta
Oyhan Hasan Bıldırki tarafından yazıldı.   
Pazar, 18 Eylül 2011 19:36

        Kararsızdı... Yazmaktan vazgeçti. Paltosunu giydi, çekti gitti.

        “Liliyâr,
       Hayli zaman oluyor, sana yazamadım. Yazmak istemedim. Oysa... Bir zamanlar sensiz yapamıyordum, bunu biliyorsun. Damarımda kanımdın. Her akşam gözlerimi seninle kapamak, her sabah seninle açmak isterdim. Ama şimdi?..”
       Adam, gerisini yazamadı. “Ama Şimdi?..” dedi ve bir soru işaretinde noktaladı duygularını. Kim bilir; “Belki çok uzaklardasın.” diyecekti.
       Yazı masasının başından kalktı. Bir “Bafra” yaktı. Sigaradan vazgeçmek istiyordu ama, bir türlü yapamıyordu. Sigara dumanından sararan parmaklarından utandı.
       - Allah kahretsin, dedi anlamsız.
       Kapalı panjurları açtı. Dışarıda kar yağıyordu. Öyle güzel, öyle tatlı... Kar tanecikleri sağdan sola, soldan sağa uçuşuyorlar ve yere düşünce eriyiveriyorlardı.
       Adam:
       - İlk kar! Böyle olur bu, dedi. Tıpkı gözyaşı gibi...
       Caddede henüz kimseler yoktu. Fakat biraz sonra, sekiz on çocuk, ortalığa döküldü. Henüz birikmeyen kar taneciklerine koşuyorlar, avare çağlarının şarkılarını söylüyorlardı. Kar, birdenbire hızlandı. Cadde yavaş yavaş, beyaz bir örtüye bürünmeye başladı. Oh, hayat ne tatlı, ne kadar güzeldi. Çocuklar itişip kakışıyorlar, neşeli çığlıklar atıyorlar ve toplayabildikleri karları bir yere yığıyorlar. Besbelli, kardan adam yapacaklar.
       - Haydi bakalım Yağmur, başla! dedi biri.
       Yağmur denilen çocuk, şöyle bir çevresine bakındı.
       - Gökçe, bana yardım eder misin?
       - Hay hay! dedi öteki ve birlikte işe koyuldular.

Son Güncelleme: Çarşamba, 21 Aralık 2011 11:48
Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 2